Tez-Koop-İş Kadın Sayı : 2

Belleğimden Erkeklik Manzaraları - Egemen Kepekçi

00:00 30.11.00-1

Sağlığındayken babamın ağlayışına ilk tanık oluşum ilkokul çağımdaydı; telefonda halamla konuşurken bir anda hüngür hüngür ağlayıp yıllar önce vefat eden annesini özlediğini ve halama “Sen bizim hem ablamız, hem anamızsın” deyişini hatırlıyorum. Kafamda o anda “Ama o benim babam, o bir erkek, ağlayamaz,” gibi bir düşünce oluşmamıştı. Herhangi bir hayal kırıklığı da yaşamadım onun bu “güçsüzlüğüyle” ilgili. Bana ilginç gelen ise o zamana kadar; belki de çatık kaşlarının da sebebiyle o sert mizacı dışında, babamı herhangi “aşırı” bir duyguyla hayal etmemiş olmamdı. Ağlamak, kahkahalarla gülmek, heyecanla bir şeyler anlatmak; sevgisini, korkusunu, kaygısını, mutluluğunu belli etmek... Yıllar sonra İkinci Bahar (1998-2001) adlı dizide Ali Haydar Usta’nın (Şener Şen) babasına (Arif Erkin Güzelbeyoğlu) buruk bir serzenişte bulunarak “Sen benim başımı hiç okşamadın ki” sahnesiyle bizim evimizde de babam tarafından esprili bir şekilde “bir ihtiyacın var mı evladım” repliğiyle, geçmişi telafi edercesine baş okşama sahneleri yaşanır oldu. Ve yine yıllar sonra babamın belki de diziden devşirdiği bu sahne ve replik sayesinde bizim başımızı okşayıp sevgisini belli etmeye çalıştığını düşündüm.

“Sen erkeksin...” ile başlayıp bizi binbir çeşit kategoriye, sınırlamalara, taleplere, davranışlara sıkıştıran o kadar çok cümle var ki kulaklarımızda çınlayan, açık ya da zımni. Bu cümleler o denli içine işlemiş oluyor ki çoğumuzun, bir müddet sonra cümlenin kendisini duymaya bile gerek kalmadan buna göre şekilleniyor hayatlarımız. Miras gibi, oradan oraya aktarılıyor toplumsal cinsiyet temelli yargılar, kalıplar, beklentiler... Kuşkusuz hiçbirimiz azade olamıyoruz bunlardan. İsteyerek ya da istemeyerek kendimize dayatıyoruz, ama etrafımızdakilere...

Hal böyle olunca da toplumsal, politik, kültürel olanlarla beraber kişisel belleklerimize de eleştirel yaklaşmak kaçınılmaz görünüyor. Elbette eleştiri ya da özeleştiri yapıp mevzuyu orada bırakıp hayatımıza kaldığımız yerden devam edelim, demek istemiyorum. (Öz)eleştirinin bizi götürebileceği yerlerden biri de bu yargıları yıkıp dönüştürebilmek; ikili cinsiyet sisteminin açmazlarını görebilmek ve bizleri sokmaya çalıştığı o kalıpları reddetmek. Bugünden geriye baktığımda, yine ilkokul çağımda, mahallenin ağzından çıkanı kulağı duymadığı halde öğüt vermeye pek meyilli büyüklerinden birinin harikulade birkaç cümlesiyle, cehennem sıcağında dahi dışarı çıkacağım zaman “bacaklarımda kıl çıkmayacak” diye şort giymeyi reddetmemi, yalnızca çocukluğumun saflığına bağlamam mümkün değil o yüzden. Ya da “ya bıyığım çıkmazsa” diye sakız çiğnemekten çekiniyor olmamı… Bir “erkek” olarak, sakalım, bıyığım ve elbette kıllarım olması gerekiyordu ve şort giyerek, sakız çiğneyerek buna engel olamazdım

Erkeklerin futbol sevme zorunluluğu

Bütün bunlar tali görünüyor olsa da cinsiyetçi yapının kadınlık ve erkekliği birbirine karşıt ve keskin sınırlar içerisinde ilmek ilmek işlediğinin çok net göstergeleri aslında. Küçük bir çocuğun “yeterince” erkek görünemeyeceğim kaygısıyla vücudunda kıl olması gerektiğini düşünmesi, aşama aşama kendini hayatın çok daha farklı ve geniş alanlarında göstermeye devam ediyor. Nasıl görünmesi, ne yapması-yapmamasından tutun da, nelerden keyif alması, nelerden uzak durması gerektiği de kazınıveriyor zihinlere.

Ve yine bir erkek olarak futbolu sevip takip etmem ve futbol oynamam gerekiyordu. Futbol oynamamamı gözlük kullandığım ve yeterince iyi göremediğim bahanesiyle geçiştirebiliyor olsam da birkaç kez maç izleyerek ve maçları takip eder gibi yaparak şaşkınlıkla karışık övgü dolu sözler duyma şerefine nail olmuşluğumu da bu gözle okumadan edemiyorum. Futbolu sevmediğimi ve futbolla zerre ilgilenmediğimi, rahat ve yargılanma korkusu olmadan belirtebildiğim zamandaki rahatlamanın tarifi ise imkânsız şu anda!

Ataerkil toplumsal temele dayalı erkekliğin sınırları o denli net ve verili oluyor ki, zaman geçtikçe ve insanın yaşı büyüdükçe bir taraftan o geleneksel erkekliğe ulaşmak sürekli zorlaşırken –çünkü onun hiçbir zaman sonu ya da bir doyma noktası yok, son derece politik ve cinsiyetçi değer yargılarından besleniyor ve bir kısır döngü yaratıyor–, diğer tarafta kişinin kendisi dışında etrafındakilere verdiği/vermesi muhtemel zararları da arttırıyor.

Kerameti kendinden menkul korumacı mahalle abilerimize öykünerek kendisi de pek matah bir şey olmayan kıskançlık kisvesi altında ve ismime yaraşır bir şekilde (erkek-)egemen olma çabalarımı hem suçluluk hem de utanarak hatırlıyorum zaman zaman. Tıpkı, yıllar önce “farklı” ve kibar görüldüğüm ortamlarda “ağzıma yakışmayan” küfürleri etmeye çalışarak “yeterli bir erkek” olarak kabul göreceğimi düşündüğüm gibi; anlam veremediğim halde bir erkek olarak varlığımı o şekilde konumlandırmak zorunda hissettiğim için, kadın arkadaşlarıma karşı, üstümde bir beden büyük duran “kıskançlık krizlerine” girmem ya da “koruyuculuk” kimliğine bürünmeye uğraştığım zamanlar olmuştu. Çünkü yine bir erkek olarak korkusuz ve cesur olmalıydım ve hatta etrafımdaki kadınları korumak da benim bir görevimdi... Oysa yolum kesildiğinde, mahalledeki evlere hırsız girdiğinde, “çıkışta gelci” hemcinslerimle karşılaşmak zorunda kaldığımda, çeşit çeşit kavga ortamlarında veya olasılıklarında ve daha birçok durumda korkuyor olduğumu ve güçsüz, korunmasız hissettiğimi ilk önce kendime itiraf edebildiğimde, hayata daha farklı bir yerden bakabilmeye başladım.

Erkeklik, kişinin ne olduğuyla değil de ne ol(a)madığıyla tanımlanıyor çoğunlukla. Ve bu karşıtlığın tanımı ise yine kadın cinsiyeti üzerinden yapılıyor. Sürdürülmesi adeta pamuk ipliğine bağlı ve sürekli sallantıdaki ikiyüzlü iktidar mertebesiyle erkeklik için; kadın ve kadınla ya da makbul erkekliğe uyum sağlamayan “öteki” erkeklerle ilişkili olan pek çok şey mayınlı bir arazi aslında. Kategorizasyonlarla fazlasıyla meşgul normatif cinsiyet rejimi ise erkeğe/ erkekliğe yakıştıramadığını, küçültücü ve aşağılayıcı bir anlamda “kadın gibi” olarak isimlendiriyor. Her koşulda, sabit cinsiyet tanımlarına uymayan erkek(lik), gerek kadınlara gerekse öteki erkekliklere benzeme korkusuyla ehlileştiriliyor adeta.

Eleştirel gözle bakmak

Bunları cinsiyetçi sistemlerle açıklamak elbette görünmez bir gücün erkekleri de mağdur ettiği ve tamamen iradeleri dışında hareket ettikleri iddiası değil. Suçu toplumsal dayatmalara, yetiştiğimiz çevreden etkilenmelere atmak en kolayı kuşkusuz. Oysa mağdur hissettiğimiz ölçüde failliğimizin de farkına varmamız gerekiyor. Bir sorun varsa eğer, bunu sürdüren ve bu durumdan fayda sağlayanların olduğu da ortada. Kaldı ki bunları, bu yazının kapsamını aşacak bir şekilde farklı çok sayıda kuramla, ideolojiyle ya da tarihsel temellerle bağlantılar kurarak tartışmak da mümkün. Burada ise altını çizmek istediğim en önemli hususlardan biri, çok küçük yaşlardan itibaren bizlere reva görülen erkeklik ve kadınlık rolleri, bu rollere uyum sağlayamayan ya da sağlamak istemeyen pek çok insanın dışlanması, dahası bunlara uyum sağlayabilir görünenlerin de içlerinde barındırıyor olabileceği sıkışmışlık halinin ortaya konulması. Tam da bu yüzden erkekliğe eleştirel bir gözle bakmak önemli. Bu bağlamda kişisel deneyimlerimizin aslında toplumsal olanla ne kadar ilişkili olduğunun ve hem kendimizi hem de etrafımızı anlamaya çalışmak ve cinsiyetçi yapılarla mücadele etmek için bunları görebilmemizin önemi ortaya çıkıyor.

Belki de bu sayede, uzun yıllar beklemek yerine, önce kendimizin başını okşayarak makbul erkekliğe ait olmadığı düşünülen farklılıklarımıza “rağmen” kendimizi anlamaya ve sevmeye çalışabilir; neticesinde içerisine girmek zorunda bırakıldığımız, bize dayatılan, sınırları keskin ve sabit tanımlara sıkışıp kalmaktan kurtulabiliriz.

Bizi Takip Edin